Alışkanlıklarımızın Gücü
Her akşam neden hep aynı televizyon kanalını seyrediyorsunuz? Neden yemek masanızda hep aynı sandalyeye oturuyorsunuz? Sabah kalktığınızda davranışlarınız neden hep aynı sırayı izliyor? Neden her gün bu davranışlarınızı bir tören kuralı gibi tekrarlıyorsunuz? Bunlardan bir tanesini bile yapmadığınız gün neden huzursuzlanıyorsunuz?
Alışkanlıklar son derece güçlüdür.
Davranışlarımızın çok büyük bir kısmı —kimi araştırmacılara göre %95’i— alışkanlıklarımız tarafından yönetilir. Hayatımızı yönlendiren hemen her kararı alışık olduğumuz biçimde alırız. Seçimlerimizin yalnızca küçük bir bölümünü —yaklaşık %5’ini— düşünerek yaparız.

Evrimsel Köken: Düşünmeden Yaşamak
Hayatımızın büyük bölümünü düşünmeden yönetmek, bize atalarımızdan kalmış milyonlarca yıllık bir mirastır. Evrimsel biyoloji, insan beyninin öncelikle tehlikeyle baş etmek ve hayatta kalmak için tasarlandığını söyler. Bu nedenle insan, hayati kararlarını çoğu zaman aklıyla değil, sezgileriyle alır. Nasıl ki bir tehlike karşısında beynimizin “düşünmesine” gerek yoksa, günlük hayatımızı sürdürmek için de uzun uzun düşünmeye gerek yoktur.
Hepimiz, birçok konuda hiç düşünmeden hareket ederiz. Zihnimizde oluşmuş kalıplar ve kısa yollar (heuristics) bizi yönlendirir. Bu kısa yollar, aslında alışkanlıklarımızın oluşturduğu sinirsel izlerdir. Her biri geçmişte işe yaramış bir çözümün tekrarıdır ve biz onları farkında olmadan yeniden üretiriz.
Bizi Aklımız Değil, Alışkanlıklarımız Yönetir
Neale Martin’e göre insanı yöneten, aklı değil alışkanlıklarıdır. İnsanın aklıyla karar verdiği durumlar istisnadır. Çoğu zaman bizi yönlendiren şey, tekrarladığımız davranış kalıplarıdır.
Alışkanlıklarımız “sorun–çözüm” ya da “sıkıntı–rahatlama” gibi neden–sonuç döngüleri içinde çalışır. Bir şey bizi rahatsız ettiğinde veya bir ihtiyaç doğduğunda, bilinçli düşünmeye gerek kalmadan geçmişte işe yarayan davranışa geri döneriz.
Alışkanlıklarımız bu nedenle son derece derin bir anlam taşır. Onlar yalnızca davranışlarımızın otomatik tekrarları değildir; zihnimizin güvenlik mekanizmalarıdır. İnsanın tehlikeye, belirsizliğe ya da değişime karşı geliştirdiği en etkili savunma biçimi, alışkanlıklarıdır. Ritüellerin Gücü
BBDO Grubu’nun “Daily Rituals of the World” araştırması, insanların gündelik hayatlarındaki törenselliklerin ne kadar güçlü olduğunu ortaya koyar.
Uykudan uyanır uyanmaz başlayan, sabah evden çıkmadan önce yaptığımız hareketlerden gün boyu tekrarladığımız küçük alışkanlıklara kadar her şey, farkında olmadan yürüttüğümüz ritüellerdir.
Eve döndüğümüzde, yatağa yatıp uykuya geçene kadar yaptığımız her davranış bu düzenin parçasıdır. Bu günlük alışkanlıklar bize hem rahatlık hem de güven duygusu verir.
İnsan, işler “alıştığı gibi” yürüdüğü sürece kendini güvende hisseder.
Bu nedenle yalnızca her gün tekrarladığımız davranışlar değil, kullandığımız markalar da bizim vazgeçemediğimiz alışkanlıklarımız haline gelir.

Markalar da Bizim Alışkanlıklarımızdır
Günlük davranışlarımızın bu kadar güçlü olmasının bir nedeni de, beynimizin tekrarları ödüllendirmesidir. Pazarlama bilimi de bu gerçeği fark etmiş ve markaların başarısını insan davranışındaki bu tekrarlarla açıklamıştır.
Ehrenberg-Bass Pazarlama Okulu, insanların bir markayı tekrar tekrar satın almalarının o markaya duydukları özel bir sevgiyle değil, sıradan bir alışkanlıkla açıklanabileceğini söyler.
Bir marka, insanların zihninde yeterince bilinir ve satın alma noktalarında, raflarda ya da ekranlarda yeterince bulunur hale geldiğinde, bu markanın tekrar satın alınma olasılığı artar. Bu tekrarlar zamanla “marka sadakati” gibi görünen davranış kalıplarını oluşturur.
Marka sadakati, çoğu yazarın iddia ettiği gibi markaya duyulan özel bir bağlılık değildir. Sadakat, insanın hayatını kolaylaştıran bir tekrar mekanizmasıdır. İnsanlar sık sık aynı markayı seçerler çünkü o marka, onların zihinlerinde ilk akla gelen, ellerinin en kolay uzandığı seçenektir.
Bir markanın tercih edilme nedeni, o markanın “sevilen” olmasından çok, zihinlerinde ilk sırada olması ve alışveriş sırasında karşılarında bulunur olmasıdır.
Alışverişte Sadakat Bir Duygu Değil, Davranışın Sonucudur
Birçok pazarlama yaklaşımı, sadakati markanın yarattığı duygusal bağla açıklamaya çalışır. Oysa bilimsel veriler bunun tam tersini gösterir. İnsanlar bir markayı defalarca satın aldıkları için o markayı “seviyor” olduklarını düşünürler; aslında o markayı sevdikleri için tekrar satın almazlar.
Sadakat, sürekli tekrar eden satın alma davranışının yarattığı bir duygudur.
Ehrenberg-Bass araştırmalarına göre, küçük markaların az müşterisi vardır ve bu müşteriler markayı daha seyrek satın alırlar. Büyük markaların ise daha çok müşterisi vardır ve bu müşteriler markayı daha sık satın alır.
Markalar sadık müşteri yaratarak büyümez. Büyük markaların sadık müşterileri olur.
Aynı kategorideki markaların sadık müşteri oranları birbirine çok yakındır. Bu nedenle “sadık müşteri yaratmak” bir strateji değil, davranışın doğal sonucudur.
Markalar, insanların hayatına anlam katarak değil, onların davranış döngüsüne girerek büyür.
Markalar Düşünceleri Değiştirmeyi Değil, Davranışa Yerleşmeyi Hedeflemelidir
İnsanlar kendi satın alma davranış döngülerini korumaya eğilimlidir.
Bir markanın görevi, bu döngüyü “kendini sevdirerek” kırmak değil, o döngünün içinde kendine bir yer açmaktır.
Bir markanın zihinsel olarak bilinir olması, insanların o kategoriyle ilgili bir ihtiyacı ortaya çıktığında o markanın akıllarına gelmesi anlamına gelir.
Fiziksel olarak bulunur olması ise, insanların alışverişe çıktıklarında ya da internete girdiklerinde markanın karşılarında bulunur olması demektir.
Bir marka hem bilinir hem bulunur olduğunda, insanların davranış döngülerine zahmetsizce yerleşir. Böylece o markanın tekrar satın alınması doğal bir alışkanlık haline gelir. Markalar büyüdükçe sadakat kendiliğinden gelişir.
Marka büyümesi, insanların düşüncelerini değiştirmekle değil, onların davranışlarını kolaylaştırmakla ilgilidir.
Bu yüzden en güçlü markalar, insanların yaşamındaki küçük ama sürekli tekrarların içinde var olmayı başarabilen markalardır.
Çünkü markalar da tıpkı insanlar gibi, yarattıkları alışkanlıklarla var olur.
Not: İlk kez Eylül 2010 tarihinde yazdığım bu yazıyı güncelleyerek yeniden yayınladım.
Konuyla İlgili Makale ve Linkler
- Ann M. Graybiel, Habits, Rituals, and the Evaluative Brain, Annual Review of Neuroscience Vol. 31: 359-387, 07.2008
- Daily Rituals of the World, Bloomberg Businessweek
- Dennis W. Rook, Ritual Behavior and Consumer Symbolism
- Wendy Wood and David T. Neal, “A New Look at Habits and the Habit–Goal Interface”
- Wendy Wood and Dennis Runger, “Psychology of Habit”





Temel Bey merhaba,
Çok uzun zaman oldu görüşmeyeli. Umarım iyisiniz ve her şey yolundadır. Size yazıp blogunuzla ilgili duygularımı paylaşmak istedim.
Öncelikle çok severek takip ediyorum. Daha iyi ifade etmek gerekirse yazdıklarınıza bayılıyorum. Böyle güzel bir içeriği yarattığınız ve paylaştığınız için çok teşekkürler.
Sizle tanışmış olduğum için çok şanslı issediyorum kendimi.
Sevgiler.
Temel Bey merhaba,
Çok uzun zaman oldu görüşmeyeli. Umarım iyisiniz ve her şey yolundadır. Size yazıp blogunuzla ilgili duygularımı paylaşmak istedim.
Öncelikle çok severek takip ediyorum. Daha iyi ifade etmek gerekirse yazdıklarınıza bayılıyorum. Böyle güzel bir içeriği yarattığınız ve paylaştığınız için çok teşekkürler.
Sizle tanışmış olduğum için çok şanslı issediyorum kendimi.
Sevgiler.
Sevgili Temel, yazıyı okuyunca aklıma şu anda okumakta olduğum kitabın (Mind Your X’s and Y’s, Lisa Johnson, Free Press, 2006) dün bitirdiğim bölümü aklıma geldi. Kitap sosyal ağlar ve neticesinde ortaya çıkan kalıplar ile ilgili ve 10 adet kalıp/eğilimin bir tanesinin teması tasarım. Temayı anlatırken yazar Motorola’nın RAZR modelini başarı öyküsü olarak sunmuş ve onlardan esinlenerek vurguladığı tavsiye :”Watch The User (translation: go home with your customers”.
Motorola’nın geleneksel mühendislik tabanından ve onların lokasyonundan farklı bir yerde konuşlanan disiplinlerarası bir takım aynen yukarıda belirttiğini yapmış; metinden aynen alıntılıyorum: “For Motorola, the most important breakthroughs come from watching phone users in their daily lives”.
Sevgiler,
Süleyman.
Sevgili Süleyman,
Motorola’nın yaptığı tam anlamıyla “etnografik” yöntemleri hayata sokmak yani tüketiciyi kendi doğal ortamında gözlemleyerek inovasyon yapmak.
Teşekkürler.
Sevgiler.
Temel
Tüketici kadar firmaların alışkanlıklarına da unutmamalıyız. Müşteri ilişkilerini içselleştirmiş firmalardan (yani alışkanlıkları olan firmalardan) alışveriş yapan müşterilerin “memnuniyet hazzı” müşteride bir alışkanlık yaratacaktır.
Merhaba Temel bey,
Öncelikle yazılarınız için teşekkür ederim, hepsi benim için çok değerli.
Şu sıralar kendi yaşadığım gerginlikten de olabilir, yazınızda bir tepki hissettim iş adamlarına ve pazarlamacılara karşı ama işte onlar da insan ve etten kemikten yaratılmışlar. Bazen sabir fikirli, bazen gereksiz duygusal davranabiliyorlar. Önlerinde duran yüzlerce örneğe rağmen sabit kalıplarla ilerlemeye devam ediyorlar. Kimi yanlış reklama, pazarlamaya bir dünya para yatırıyor, kimi de benim patronlarım gibi kurumsallaşmanın, şirket içi iletişimin önemini her türlü uyarıya karşın anlamayıp paldır küldür büyüme telaşına girip çok büyük yatırımları batma noktasına getirebiliyorlar.
Bu konularla yaklaşık bir yıldır ilgileniyorum ve gördüğüm kadarıyla türkiyede gerçek anlamda büyük bir şirketin olmayışının, bir dünya markası geliştirilememesinin nedeni budur.
Saygılarımla,
Ayşe Polat
Temel Bey,
Bu güzel yazı için çok teşekkür ederim. Alışkanlıkları-rutinleri gözlemleyerek yeni pazarlama fikri geliştirmeyi, gerçekten çok etkili bir yol olarak görüyorum. Bir pazarı incelerken nasıl evrim geçirdiğini anlamak en çok bu nedenle önemli.
Geçenlerde bir arkadaşımla konuşurken kelimeler ve rutinler arasındaki enteresan bağlantı dikkatimi çekti . Örneğin “oyalanmak” kelimesi muhtemelen bir hanımın yaptığı el işine yönelik sorulan “ne yapıyorsun?” sorusuna verdiği “oya ile oynamak” veya “zaman geçiriyoruz işte” şeklindeki bir cevaptan ortaya çıktı. Demek ki oya işlemek bir “süs eşyası yaratma” amacından çok bir “zaman geçirme” aracıydı. Salatalık Türkiye ile ilk defa tanıştırıldığında -muhtemelen pazar esnafı tarafından- hanımlara “salataya eklenen şey” olarak tanıştırılmış olabilirdi.
Bu gözlemeler bizde, neyin nasıl hayatımıza aldığımızı ve bunun nasıl bir rutin haline geldiğini anlamamıza yardımcı olabilir. Ve bu bilgiyi örneğin “oyalanma” pazarı sona erdiğinde ev hanımlarına yönelik alternatif bir ürün geliştireceğimiz zaman, “güzel danteller üretme aracı değil” rutine daha uygun olacak “iyi zaman geçirme araçları” üretmemize vesile olur.
Alışkanlıkların nereden geldiğini anlamada en büyük hazine sanıyorum ki dildir. Bu nedenle hangi kelimenin nereden geldiğini kurcalayarak daha derin tutum-alışkanlık analizleri yapılabilir diye düşünüyorum.
Sevgilerimle,
Mehmet Aksu